Bir Terapist Çocukların ve Ailelerin Zor Hikâyelerini Eve Götürür mü?

“Bunca hikâyeyi dinliyorsunuz… Peki bunlar sizin için de ağır olmuyor mu?”

Bu soru, çocuk ve ergenlerle çalışan bir psikoterapist olarak bana zaman zaman sorulan sorulardan biri. Bazen bir ebeveyn, çocuğunun yaşadığı zor deneyimi anlatırken gözlerindeki kaygıyı görürüm. Bazen bir ergen, kimseye söyleyemediği bir sırrı, yıllardır taşıdığı bir yalnızlığı ya da kendisiyle ilgili inandığı acı verici bir düşünceyi terapi odasına getirir.

Ve doğal olarak şu merak edilir: Bir terapist, duyduğu bu hikâyelerden etkilenmez mi?

Elbette etkilenir. Çünkü psikoterapi, insanın insana temas ettiği çok özel bir alandır. Karşımızdaki kişinin duygusuna, yaşantısına ve iç dünyasına temas ederiz. Bir çocuğun korkusuna, bir ergenin çaresizliğine, bir ebeveynin tükenmişliğine tanıklık ederiz.

Ancak burada çok önemli bir ayrım var: Etkilenmek başka, taşımak başka...

Çocuk ve ergen psikoterapistleri olarak bizler, danışanlarımızın yaşantılarına eşlik etmeyi; onların acılarını anlamayı ve bu acının içinde kaybolmadan onlara güvenli bir alan sunmayı öğreniriz.

Psikoterapötik süreçte sınırlar yalnızca mesleki bir gereklilik değil, iyileştirici ilişkinin temelidir. Danışanın anlattıkları terapi odasında güven içinde tutulur. Terapist, danışanın hikâyesini kendi hayatına taşımaz; o hikâyeye eşlik eder, anlamlandırır ve kişinin kendi kaynaklarını keşfetmesine yardımcı olur. Bu nedenle terapist olmak, hiç etkilenmemek değildir.

Terapist olmak; bir çocuğun gözündeki hüznü görebilmek ama o hüznün içinde kaybolmamak, bir ergenin öfkesinin altında saklanan kırılganlığı fark edebilmek ama onun yerine yaşamamak demektir.

Bunu yapabilmek için de bizler yalnızca eğitimlerden değil, sürekli bir kendini tanıma sürecinden geçeriz. Süpervizyonlar, mesleki paylaşımlar ve kendi içsel çalışmalarımız; bize hem danışanımızın hikâyesine yakın durmayı hem de kendi sınırlarımızı korumayı öğretir.

Belki de psikoterapinin daha çok konuşulması gereken yanı şudur: İyileşme her zaman rahatlatıcı bir yol değildir. Çünkü insan bazen kendine yaklaşırken zor duygularla karşılaşır. Geçmiş deneyimlerine bakar, yıllardır taşıdığı bazı inançları fark eder, kendisiyle ilgili bazı gerçeklerle yüzleşir.

Bir kasın güçlenmesi için egzersiz sırasında zorlanması gibi, ruhsal gelişim de bazen kişinin kendisiyle temas ettiği zorlayıcı anlardan geçer ama amaç acı çekmek değildir.

Amaç; acının içinde kaybolmadan, onu anlayarak ve dönüştürerek yoluna devam edebilmektir.

Çocuklarla çalışırken bunu çok sık görürüz. Bir çocuk bazen oyun yoluyla, bazen bir resimle, bazen sessizliğiyle bize kendi hikâyesini anlatır. Bizim görevimiz onun hikâyesini değiştirmek değil; o hikâyeyi güvenli bir ilişkide yeniden deneyimleyebilmesine alan açmaktır. Çünkü çocukların ve yetişkinlerin ihtiyacı çoğu zaman “hiç zorlanmamak” değildir.

İhtiyaçları; zorlandıklarında yanlarında kalabilecek, onları anlayabilecek ve kendilerini yeniden keşfetmelerine eşlik edecek birinin varlığıdır.

Her insanın bir hikâyesi vardır. Bazıları kolay anlatılır, bazıları kelimelere dökülmekte zorlanır. Bazıları şaşırtır, bazıları üzer. Ama her hikâye, anlaşılmayı ve duyulmayı hak eder.

Psikoterapinin en kıymetli yanı da belki tam burası:

İnsanın kendi hikâyesine yeniden bakabilmesi ve o hikâyenin sadece yaşadıklarıyla değil, dönüşme gücüyle de yazılabileceğini fark edebilmesi.